Türkçe-1

Araftaki Osmanlı Şehzadeleri Asi Mi? Yönetici Mi?

Prof. Dr. Haldun Eroğlu’nun Kalemi’nden,

Osmanlılar, on dördüncü yüzyılın hemen başında, Türkiye’nin Kuzey Batı ucundaki Marmara Denizi’ne sınır küçük bir yerleşim yerinde, orta zamanlara her anlamda uyumluluk gösteren bir siyasal yapı olarak ortaya çıkmıştı. Ertuğrul’un oğlu Osman ile kardeşi Dündar arasında, aşiretin başına kimin geçeceği konusunda yaşanan rekabet, Osmanlıları, yönetimin babadan oğula geçtiği monarşiye teslim etti. Söz konusu monarşik sistem, Osman’ın soyundan gelen ailenin, dünyevi ve uhrevi kaynaktan beslenen otorite anlayışıyla egemenliğe sahip olmasını mümkün kılıyordu ve yönetimi altında yaşayan geniş kitlelerden mutlak itaat bekliyordu. Aileye ve onun başındaki yöneticiye itaati esas alan siyasal sistemin devamı, ataerkil geleneğin izlerini taşıyan haliyle, erkek çocuklar üzerinden akıp giden bir sürekliliğe sahipti. Gerçi daha eski dönemlerden itibaren Türklerin veraset geleneğine dair yorumlar, Osmanlılar için de geçerliydi ve üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olmuştu. Tartışma, Türklerde ve dolayısıyla Osmanlılarda, belirli yasalarla sınırları çizilmemiş olsa bile, kurallı bir veraset geleneğinin bulunduğu ile tam aksine, yeni yöneticinin kim olacağının tesadüflere bağlı olduğu şeklinde iki zıt görüş etrafında şekillendi. Oysa hem önceki Türk devletleri hem de Osmanlılardaki pratik, yöneticinin, kendinden sonra oğullarını ve bunlar arasında da genellikle yaşı en büyük olanı tercih ettiğini gösteriyordu. Bu tercihin doğal sonucu olarak bütün yetkiyi elinde bulunduran liderin ölümünden sonra gelecekteki lider olma ihtimalleri dolayısıyla bütün gözler, erkek çocukların üzerine çevriliyor ve söz konusu potansiyel, onları cazibe merkezi yapıyordu.

Kuruluşundan itibaren bütün yönleriyle uygulanan monarşinin gereği olarak sistemin sürdürülebilmesi için Osmanlı hükümdarları kendilerinden sonra tahta geçmek üzere erkek çocuk sahibi olmayı çok istiyorlardı. Hanedanın devamına gösterilen önemle birlikte, kendi adının ve neslinin sürdürülmesinin öneminin farkında olan hükümdarlarının birden çok cariyesinin olması, bir yönüyle de bununla ilgiliydi. Nitekim Ahmet’in (I) (1603-1617) yetişkin oğlunun olmaması dolayısıyla yerine kardeşinin geçmesi, Osmanlı hükümdarları için erkek çocuğa sahip bulunmasının önemini gösteriyordu.

Aile merkezli monarşinin benimsendiği siyasal bir yapı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk üç yüz yılı, Osmanlı hükümdarının çocuklarının etrafında gelişen ve sarsıcı sonuçlar doğuran olaylara sahne olmuştu. Hükümdarların, monarşinin devamı için erkek oğul istemelerine karşın çocuk sayılarındaki fazlalık, bir paradokstu ve çoğu zaman kimin başa geçeceği konusunda ciddi sorunlara sebep oluyordu. İstenmeyen durumların ortaya çıkmasına rağmen yine de çözüm, genellikle sonu kanlı savaşlara varan çatışmada aranıyordu. Başa geçme konusunda yaşanan rekabet, kaçınılmaz olarak kardeşler arasında kanlı savaşları beraberinde getiriyordu. Etraflarında kümelenerek iktidara sahip olmak isteyen seçkinler ile onları çepeçevre saran çıkarcı grupların varlığı da, hükümdarın oğullarını ister istemez kavganın tarafı olmaya zorlayan sebepler arasında yer alıyordu.

Etrafına toplanan kalabalıkla, birbirlerine hatta bazen babalarına karşı savaş meydanlarını kana bulayan hükümdarların oğulları, bu yönleriyle hep birer asi olarak görüldüler. Oysa onları buna mecbur bırakan, monarşinin katı kurallarıydı ve şehzadeleri asi olarak görme eğilimde olanlar bunu hep göz ardı ettiler. Yönetimi ele almaya zorlayan kuralların varlığı, hükümdarın erkek çocuklarını her zaman buna hazırlıklı olmaya yöneltiyordu. Hazırlıklı olmaları, sadece başa geçmek amacını taşımıyordu. Onlar için bu, aynı zamanda hayatta kalmak adına da gerekliydi. Zira babalarının ölümünden sonra başa geçecek olan kardeşin, diğerlerini öldürebilme hakkı, daha Mehmet (II)(1444-1446/1451-1481) zamanında kanun haline getirilmişti. Bu yüzden, ister bir mücadele başlatmamış olsunlar, isterse kalkıştıkları eylemi kaybetsinler, her iki durumda da hayatlarına son veriliyordu. Söz konusu kardeş katli kanunu, babalarının ölümünden sonra kardeşleri kavgaya zorlayan bir sonuç doğurmuştu. Bu gerekçelerle giriştikleri mücadeleler, bazen devletin yıkılmasına, bazen uzun süren sosyal, ekonomik ve askeri buhranlara yol açtığı için, olanlardan sorumlu tutularak, birer asi gibi görülmelerine sebep oluyordu. Asilik ile yöneticilik arasında kalan hükümdarın bahtsız çocuklarını buna zorlayan açmaz, imparatorluğun benimsemiş olduğu monarşinin sebep olduğu bir sonuçtu. Osmanoğlu ailesinin erkek çocuklarının hayatta kalmak için başvurmak zorunda kaldıkları taht kavgalarındaki çelişki bir tarafa, esasında onlar, devletin devamını sağlamak adına üzerlerine düşen görevleri yerine getiren birer yönetici adayı olarak yetiştiriliyorlardı.

İşin ilginç yanı, monarşinin niteliği dolayısıyla Osmanlı hükümdarının şehzade adı verilen bir erkek oğlunun dünyaya gelmesinin, abartılı coşkuyla kutlanmasıydı. Gelecekteki muhtemel savaşın taraflarından biri olması kesin olan bir şehzadenin doğumu, şaşaalı gösterilerin yapıldığı törenlere sahne oluyordu. Zira dönemin inanışına göre, oğlu dünyaya gelen hükümdar, sadece baba olmuyor, aynı zamanda devletinin devamını da sağlamış bulunuyordu. Bu yönüyle tam bir paradoks olan şehzadelerin doğumu, siyasal yönü bulunan önemli bir olay olarak kabul ediliyordu.

Şehzadelerin sünnetleri de tıpkı doğum şölenlerinde olduğu gibi yine büyük eğlenceler düzenlenerek kutlanırdı. Kutlamalara, ülke sınırları içerisindeki etkili beylerin yanı sıra komşu devletlerin hükümdar ve yöneticileri de davet edilirdi. Düzenlenen eğlencelerde büyük ve gösterişli ziyafetler verilirdi. Tam bir itibar şölenine dönüşen ziyafetler, belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde yapılırdı. Ülke içerisindeki beyler ve komşu ülkelerin elçileri, şehzadelerin sünnet düğünü için düzenlenen davetlere, hükümdarlarının şatafatlı hediyeleri ile gelirlerdi. Osmanlı hükümdarı da gelen misafirlerine, gücünü ve kudretini göstermek istercesine oldukça değerli armağanlarını dağıtırdı. Şehzade sünnet düğünlerinde, devletin gücünü ve zenginliğini gösterecek her önlem alınırdı. Devlet yöneticileri, hükümdarlarının otağının etrafını kendi çadırları ile sararlar,  gösterişli konuşmalar yaparlardı. Hüner sahipleri, oyuncular ve göstericiler, göz alıcı alanda, gelen misafirlere yeteneklerini sergilerler, onları eğlendirirlerdi.

Gelecekteki hükümdar adayları olan şehzadeler, dönemin şartlarına göre en iyi şekilde eğitilenler arasındaydılar. Eğitimlerinin ilk bölümünü, babalarının sarayındaki teorik kısım oluşturuyordu. Hem saray içi eğitimlerine hem de saray dışı yani sancaklara çıkarılmalarına büyük önem veriliyordu. Ülkenin ve hanedanın geleceğine yön verecek olmaları bu önemin temel gerekçesiydi. Bu yüzden onları eğitecek olan hocalar, dönemin en bilinenleri arasından titizlikle seçilirdi. Şehzadeler seçilmiş hocalarının elinde çok iyi yetişiyorlardı. Başlıca dersleri Türkçe, Arapça ve Farsça, İslami bilgiler, savaş teknikleri ve komutanlık, yönetim usulleri ve hukuk, müzik, şiir idi. Ayrıca fen, matematik, astronomi, tarih gibi dersleri de alırlardı. Saray’daki eğitimlerinin biri de, üçüncü avluda iç oğlanlarla birlikte gördükleri fiziksel faaliyetler idi. Binicilik ve dövüş sanatları konusunda iç oğlanlarıyla birlikte ders görürlerdi.

Eğitimleri tamamlanan şehzadelerin evlilikleri de oldukça önemli bir konuydu. On dört ve on beşinci yüzyıllarda, güçlü devlet ya da beylerin aile üyelerinin kızlarıyla siyasal evlilikler yapıyorlardı. Bu evliliklerle, aynı zamanda Osmanoğlu ailesinin etkili bir hanedanlığa dönüşmesi ve siyasal iktidarlarının meşruiyet sorununun ortadan kalkması da hedefleniyordu. Osmanoğlu ailesinin güç kazanması için büyük önem verilen şehzadeler evlilikleri, on dördüncü yüzyılda Rumeli’nin Hristiyan ailelerinin kızlarıyla, on beşinci yüzyılda ise Türkiye’deki güçlü Türk beylerinin çocuklarıyla gerçekleştirilmişti. Kurulan akrabalık ilişkisi, Osmanoğlu ailesini, dönemin en güçlü hanedanına dönüştüren önemli bir adımdı.

Osmanlı şehzadelerinin masrafları çok fazlaydı. İhtiyaçlarını karşılayacak para, sancağa çıkmadan önce devlet hazinesinden karşılanıyordu. Harcamalarına karşılık yüklü miktarda ödeme yapılması, hazine için ciddi bir yüktü. Sancaklara çıkarılmalarının gerekçelerinden biri de hazineyi bu yükten kurtarmaktı. Şehzadeler, gönderildikleri sancakların bütün gelirlerini alma hakkını kazanıyorlardı. Gelirleri, kimi zaman dört milyon akçeyi bulduğu oluyordu ki bu çok yüksek bir rakamdı. Kazançlarının böylesine yüksek rakamlara ulaşmasındaki asıl gerekçe, tahta geçmek için başlattıkları mücadele dolayısıyla yanlarına topladıkları destekçilerini beslemek zorunda olmalarıydı.

Sancaklara, yönetim tecrübesi kazanmak amacıyla gönderiliyorlardı. Ele geçirildikten sonra sancak haline getirilen topraklardan önemli görülen merkezlere hükümdarın oğlunu göndermek, eski bir gelenekti. Osmanlılar bu geleneği devam ettirdiler. Önemli merkezlerin, hükümdarın oğulları tarafından yönetilmesi, gelecekte devletin başına geçecek olan kişinin tecrübe kazanma amacını taşımasıyla birlikte aynı zamanda şehzadelerin bulunduğu bölgelerin güvenliğinin sağlanması da gözetilen hedefler arasında yer alıyordu. Osmanlı şehzadesinin bir sancağa gönderilmesi, devletin o bölgeye önem verdiğinin göstergesi sayılıyordu.

Şehzadelerin yöneticilik yaptıkları sancaklar, gelişi güzel seçilmiş bölgeler değildi. Bir merkezin şehzade sancağı olabilmesi için üç özelliğe sahip olması gerekiyordu. İlki, özellikle imparatorluğun kuruluş döneminde, uç bölge olmasıydı. Şehzade, burada yönetimindeki savaşçı birliklerle fetihlere katılarak hem toprak kazanılmasına katkı sağlıyor hem de askeri yeteneklerini geliştirme imkânı buluyordu. İkincisi, Türk beyliklerinden alınan bölgelerin başkentleri olmasıydı. Üçüncüsü ise tarihsel, kültürel ve ticari açıdan gelişmiş bir merkez özelliği taşımasıydı.

Söz edilen özellikleri taşıyan bir sancağa hükümdarın oğullarının gönderilmesinin de üç gerekçesi vardı. Birincisi, hükümdar adayı olmaları dolayısıyla görevlendirildikleri sancakta, yönetme becerisi kazanmalarıydı. İkincisi, bölgeye devlet tarafından önem verildiğinin gösterildiğine inanılmasıydı. Şehzadenin bulunduğu merkezde yaşayan halkın, itaat etme konusunda daha istekli davranacakları varsayılıyordu. Sonuncu gerekçe ise ekonomikti. Şehzadenin sancağa gönderilmesiyle hazinenin üzerindeki yükün hafifletilmesi amaçlanıyordu.

Osmanlı şehzadeleri, görev alacakları sancağın hangisi olacağı konusunda karar verme hakkına sahip değillerdi. Hangi oğlunun nereye gideceğine hükümdar karar veriyordu. Bursa, Amasya, Manisa, Kütahya, Antalya, Aydın, Balıkesir, Çankırı, Çorum, Isparta, Karaman, Kastamonu, Kefe, Kocaeli, Konya, Niğde, Sinop, Sivas, Şarki-Karahisar, Tokat ve Trabzon, Osmanlı şehzadelerinin görev yaptıkları sancaklar arasında yer alıyordu. Hükümdarlar sadece oğullarını değil aynı zamanda torunlarını da sancaklara gönderebiliyordu.

On altıncı yüzyılın ilk yarısına kadar sancağa çıkarılan şehzadeler oldukça geniş yetkiye sahiplerdi. Ancak yüzyılın ikinci yarısından sonra, köklü bir değişiklik yaşandı. Öncesine göre yetkileri sınırlandırılarak görece kontrol altında tutulmaya çalışıldılar. Böylesine bir değişikliğin yaşanmasının altında, taht kavgalarının yarattığı sarsıcı tahribat yatıyordu. Özellikle Bayezit (II) ile Cem arasındaki yaklaşık on beş yıl süren çekişme, sonrasında Selim’in (I), babası Bayezit (II) ile kardeşleri Ahmet ve Korkut arasında yaşanan rekabet buna yol açmıştı. Ayrıca, Süleyman’ın (I) son senelerinde oğulları Selim ile Bayezit arasındaki çatışmanın uluslararası boyuta taşınmasının yarattığı sıkıntı, bundan sonrası için şehzadelerin hepsinin sancaklara çıkarılmasına son verilip sadece en büyüğünün gönderilmesiyle sonuçlanmıştı. Nihayetinde başkaca gerekçelerde dikkate alınarak 1617’den sonra tahta geçme konusunda büyük bir değişim yaşandı. Artık ölen hükümdarın yerine Osmanoğlu ailesine mensup en büyük erkeğin tahta çıktığı Ekberi Erşed kuralı benimsendi ve imparatorluk tarihe karışıncaya kadar yaklaşık üç yüz yıl boyunca bu uygulama sürdü.

Prof. Dr. Haldun Eroğlu
A.Ü DTCF Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

Ähnliche Artikel

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Schaltfläche "Zurück zum Anfang"